Ahzâb Sûresi Kur'an'ı insan sözü yapar mı? - Arama Motoruyla Alîm Olamazsın

Ahzâb Sûresi Kur'an'ı insan sözü yapar mı?

 

Ahzâb Sûresi Kuran'ı insan sözü yapar mı?

Ahzâb Sûresi’nin belirli ayetleri Türkiye'deki ateistler tarafından belki de en çok eleştirilen ayetlerdendir. Bizler bu eleştirinin sadece geçersiz olduğunu değil aynı zamanda en kötü ve zayıf eleştirileri olduğunu da herkesin anlayabileceği şekilde göstermek istiyoruz. Bu yazıda Ahzâb Sûresi'nin 37, 50, 51, 52 ve 53'üncü ayetlerini inceleyeceğiz. Belirtilen ayetlerden “karanlık” ayetler diye bahseden ateistler oluyor. Bakalım gerçekten de öyle mi?

 


Youtube’da mantık bilmeyen insanların kahvehane üslubuyla bu ayetleri kullanarak İslam’ı çürüttüklerini zannetmeleri sanıyoruz ki sizin de gözünüzden kaçmamıştır. Gelin, şimdi herkesin anlayabileceği basitlikte bu ayetleri inceleyelim ve gerçekten de ateistlerin iddia ettikleri gibi bu ayetlerin Kur’an'ı insan sözü yapıp yapmadığına bakalım.

 

Birçok ateist ayetleri anlamamakta ve çarpıtmakta ısrarcı olduğu için önce biraz mantık kurallarından bahsedeceğiz.  Bu yüzden konuya dair örnekler sunacağız. Kur’an’a yönelik eleştirileri kabaca şu dört kategoriye ayırabiliriz:

    1.      Bilimsel hata

    2.      Çelişki

    3.      Mantık hatası

    4.      Yazarın şahsi çıkarı

Ateistlerin Ahzâb Sûresi eleştirileri son kategoriye dâhildir ve bu kategori aynı zamanda en zayıf kategoridir. Yani en çok yapılan eleştiriler, aynı zamanda kanıt değeri bakımından en zayıf kategoriye ait eleştirilerdir. Kur’an'da ateistlerin iddia ettikleri gibi bilimsel hata, çelişki veya mantık hatası varsa eğer bu şeyler çok açık bir şekilde ortaya konabilecek şeylerdir. Hâlbuki aynı şey şahsi çıkarı için söz konusu değildir. Gelin şimdi her kategoriden birer örnek verelim ve izah edelim.

 

a) Bilimsel Hata ve Çelişki

Kur’an’ın yazarı, Allah’ın yarattığı bir şeyden yanlış bir şekilde bahsetmesi söz konusu olamaz değil mi? Örneğin; “Kur’an'da güneşin ışığı, güneşin kendi ışığı değildir. Sadece bir yansımadır.” denseydi Kur’an bilimsel bulgularla açıkça çelişmiş olurdu ve Kur’an'da bir hatadan söz edilebilirdi. 

Eğer Kur’an'da bu tarz bir hata olsaydı, bizler şu şekilde olan bir formülasyon ile bunu ortaya çıkarabilirdik:

·         Eğer bir Tanrı varsa onun mutlak iyi olduğunu bekleriz.

·         Mutlak iyi bir Tanrı yalan söylemez.

·         Tanrının yarattığı bir şeyden bahsediyorsak eğer bu doğru olmak zorundadır.

·         Kuran'da Tanrının yaratmış olabileceği şeylerden bahsediliyor.

·         Bahsedilen şeyler gözlemlerimize uymuyor. (Varsayım)

·         Demek ki Kur’an’ın yazarı Tanrı olamaz. (Sonuç)

Yani Kur’an'da gerçekten de bilimsel bir hata olması durumunda en sondaki; “Demek ki Kur’an’ın yazarı Tanrı olamaz.” sonucu çok net bir şekilde çıkarılabilir. Benzer durum çelişki için de geçerlidir. Nisâ Sûresinin 82. i ayetinde Kur’an'da hiçbir çelişki olmadığı söyleniyor: “Eğer o, Allah'tan başkası tarafından (indirilmiş) olsaydı, mutlaka onda birçok çelişki bulurlardı.”

Fakat biz yine de bir çelişki bulsaydık, Allah yalan söylemeyeceğine göre bu duruma dayanarak; “Demek ki bu kitabın yazarı Tanrı olamaz.” diyebilirdik. Şimdi mantık hatası kategorisine bakalım.


           a)     Mantık Hatası

Birçok kişi belki bunun farkında değil. Fakat Kur’an'da bir mantık hatası varsa bu da net bir şekilde ortaya konulabilecek bir şeydir. Durum çoğu kişinin sandığı gibi “Ben falanca ayeti mantıksız buluyorum, demek ki mantıksızdır.” şeklinde değildir.

Yani bir şeyin gerçekten de mantıklı olup olmaması kişinin kendi şahsi değerlendirmesine kalmış bir durum değildir. Mantık hataları da tıpkı bir önceki örneklerde olduğu gibi ölçülebilir ve anlaşılabilir şeylerdir. Şimdi bunun örneğini bir tane mantıksal çıkarımla gösterelim.


Mantıksal Çıkarım Örneği

Diyelim ki İstanbul'da bulunan bütün evcil köpeklerin rengi beyaz ve Veysel isimli bir adamın köpeği İstanbul'da bulunuyor:

1.      İstanbul'da bulunan bütün evcil köpeklerin rengi beyazdır.

2.      Veysel'in köpeği İstanbul'dadır.

Yukarıda verilen bilgilere göre Veysel'in köpeğinin renginin ne olduğunu kesin olarak bilebiliriz. Çünkü bu iki önermeden çıkan sonuç:

3.      Demek ki Veysel'in köpeği beyazdır. (Sonuç)

Bu durumda Veysel'in köpeği şu renk veya şu renk olabilir gibi bir durum söz konusu olamaz. Burada vermiş olduğumuz örnek doğru bir akıl yürütmesidir. Birinci ve ikinci önermeler doğru olması durumunda üçüncü numaradaki; “Demek ki Veysel'in köpeği İstanbul'dadır.” sonucu otomatikman doğru olmak zorundadır. Bunu tıpkı matematikteki; 2 + 2 = 4 gibi düşünebilirsiniz. Bu tarz akıl yürütmeler tümdengelim diye adlandırılıyor. Ve bunlar evrensel olarak kabul görmüştür.

Peki, “Veysel'in köpeği İstanbul'dadır.” yerine “Veysel'in köpeği Türkiye'dedir.” deseydik ne olurdu? Gelin şimdi ona bakalım:

1.      İstanbul'da bulunan bütün evcil köpeklerin rengi beyazdır.

2.      Veysel'in köpeği İstanbul'dadır.  Veysel'in köpeği Türkiye'dedir.

3.      Demek ki Veysel'in köpeği beyazdır. (Sonuç) YANLIŞ X

Peki, çıkan sonuç şimdi doğru mu? Hayır. Bu sefer bir mantık hatası yapıldı. Neden bir mantık hatası yapıldı? Veysel'in köpeği Türkiye'de bulunduğu için onun beyaz olması gerektiği varsayılıyor. Lakin Türkiye'de olan bir köpek İstanbul'da bulunmak zorunda değildir. Bu olabilir de olmayabilir de.

Türkiye'de bulunan bir köpeğin İstanbul'da olup olmaması konusunda emin olamayacağımız için “Demek ki Veysel'in köpeği beyazdır.” sonucuna ulaşamayız. Bunu da matematikte;
2 + ? = 4 gibi düşünebiliriz. Soru işaretinin (?) hangi rakam olduğunu bilmediğimiz için cevap 4 olmalı diyemeyiz. Yorum yapabilmek için Soru işaretinin (?) ne olduğunu bilmemiz gerekir.

Bu örneklerle mantık hatalarının da ölçülebilir şeyler olduğunu göstermeye çalıştık. Şayet Ahzâb Sûresi için de tıpkı ikinci örnekte olduğu gibi bir mantık hatası yapıldığını gösterebilirsek ateistlerin bu konudaki eleştirileri çökecektir. Ateistlerin verdiğimiz köpek örneğine katılıp da birazdan vereceğimiz ayet örneğine katılmamak gibi bir lüksleri yoktur. Yaparlarsa çifte standart olur ve kendilerini kandırmış olurlar. Şimdi de son kategori olan yazarın şahsi çıkarı kategorisine bakalım.


    c)     Yazarın Şahsi Çıkarı

Buna terime menfaat diyebiliriz. Şahsi çıkar olduğu iddia edilen bir ayetten; “Demek ki Kur’an insan eseri” sonucunu çıkarmak öyle sanıldığı kadar basit değildir. Çünkü bu tarz şeyler yazarın niyetini okumaya giriyor ve bu diğer hata kategorilerinde olduğu kadar basit değildir.

Öncelikle mantık kurallarına uygun bir şekilde; “Demek ki bu ayet şahsi çıkarı yansıtıyor.” sonucu çıkması gerekiyor. Ancak sadece bu sonuca ulaşmak yeterli değildir. Bu sonuçtan sonra bir de “Demek ki Kur’an insan eseridir.” sonucuna ulaşılmalıdır. Çünkü birtakım ayetlerden gerçekten de şahsi çıkar olasılığı çıkıyorsa bu yine de “Demek ki Kur’an insan eseridir.” sonucunun çıkmasını zorunlu kılmıyor. Neden mi? Bunu şimdi size bir benzeşimle izah edelim.


Diyelim ki bir ülkede bir seçim oluyor. Biri mavi ve diğeri kırmızı olmak üzere iki farklı siyasi parti var. Seçim gününe bir gün kala anketler kırmızı partinin kesin kazanacağını söylüyor. Ancak son gün bir bombalı saldırı oluyor ve ülke karışıyor. Bu yüzden seçimler bir hafta erteleniyor. Daha sonra tekrar seçim yapıldığında hiç beklenmedik bir şekilde seçimi Mavi Parti kazanıyor. Yani patlayan bomba tamamen Mavi Partinin işine yarıyor. Peki, sırf Mavi Partinin işine yaradı diye biz bombanın Mavi Parti tarafından patlatıldığını öne sürebilir miyiz? Kanıt olmadığı için elbette böyle bir şeyi yapamayız. Sonuçta bu olabilir de olmayabilir de.

Aynısı Kur'an için de geçerli. (Ateistlere göre peygamberimizin “işine gelen” ve “işine gelmeyen” ayetler var. Bizlerin böyle bir düşüncesi yoktur. Bu tabiri kullanmaktan hoşnut değilizç Bundan sonraki kullanımlarda anlaşılır olsun diye doğrudan kullanacağız. Ricamız, bu sıfatları neden kullandığımızın akıllardan çıkmamasıdır.) Eğer gerçekten de Peygamber'in işine gelecek veya menfaatini yansıtacak ayetler varsa bu yine de otomatikman o ayetleri insan eseri yapmaz. Ayrıca birtakım ayetler yazarın menfaatini yansıtıyorsa, aynı zamanda menfaati aleyhine olan bütün ayetler de değerlendirilmelidir.

Ateistler bunu hiç yapmamakta. Eğer birtakım ayetler Peygamberin işine geliyorsa, o halde işine gelmeyen ayetleri nasıl yorumlayacağız? Kur’an'da sadece Peygamber'in işine gelebilecek ayetler mi var? Hiç Peygamberin işine gelmeyen ayetler yok mu?

Bugüne kadar bir ateistin; “Peygamberin işine gelen ayet mi daha çok, yoksa işine gelmeyen ayet mi daha çok?” diye kıyaslayıp bir değerlendirme yaptığını gördünüz mü? Mademki ateistler çok objektif olduklarını iddia ediyorlar, o halde bunu neden yapmıyorlar? Yoksa peygamberin işine gelmeyen ayet sayısının daha fazla çıkmasından mı korkuyorlar? Korkuyorlarsa eğer korkmakta tamamen haklılar.

Çünkü Kur’an'da Peygamberin işine gelmeyecek ayet sayısı, işine gelecek ayet sayısından açık ara daha fazladır. Bu, ateistlerin görmezden geldiği bir gerçektir. Birazdan Peygamberin işine gelmeyecek ayetlerden örnekler vereceğiz. Şimdi tek tek eleştirilen ayetlere bakalım.


Ahzâb Sûresi 53. Ayet 

“Ey iman edenler! Yemek için çağrılmaksızın ve yemeğin pişmesini beklemeksizin (vakitli vakitsiz) Peygamber'in evlerine girmeyin, çağrıldığınız zaman girin. Yemeği yiyince de hemen dağılın. Sohbet için beklemeyin. Çünkü bu davranışınız Peygamber'i rahatsız etmekte  fakat o sizden de çekinmektedir. Allah ise gerçeği söylemekten çekinmez. Peygamberin hanımlarından bir şey istediğiniz zaman perde arkasından isteyin. Böyle davranmanız hem sizin kalpleriniz hem de onların kalpleri için daha temizdir. Allah'ın Resûlüne rahatsızlık vermeniz ve kendisinden sonra hanımlarını nikâhlamanız ebediyen söz konusu olamaz. Çünkü bu Allah katında büyük bir günahtır.” (Ahzâb Sûresi 53. Ayet)

Bu ayette genel olarak iki çeşit eleştiri yapılmaktadır:

1.  Ayetin Peygamberin şahsi çıkarı için uydurulduğu iddiası.

2.  Bu ayetin evrensel bir değeri olmadığı iddiası. (sadece Peygamber dönemini ilgilendiren bir ayet olduğu iddiası)

Çıkar eleştirisinden başlayalım. Ayette: “Peygamber'in evlerine davetsiz girmeyin. denilmektedir. Bu bilgi peygamberin işine gelebilecek bir bilgi midir? Evet. Peki, bu bilgiye dayanarak Kur’an insan sözüdür sonucuna gidilebilir mi? Tabi ki, Hayır.

Videonun başlarında verdiğimiz bomba örneğini hatırlayalım. Bombanın patlaması bir siyasi partinin işine geliyordu. Fakat o bombanın patlaması söz konusu siyasi parti tarafından patlatıldığını kanıtlamıyordu. Aynısı burada da söz konusudur. Evet, Allah'ın böyle bir ayet göndermesi Peygamberin yararınadır. Fakat bu yarardan mantıksal olarak, demek ki bunu Peygamber kendi uydurdu, sonucu çıkmıyor.

Bakınız bu sonucun çıkmaması bizim şahsi fikrimiz değildir. Bu tamamen mantık yasalarına dayanıyor ve bu yasaları dünyanın önde gelen üniversiteleri de benimsiyor. Bu ayet için iki tane olası açıklama düşünebiliriz:

1)   Peygamber bu ayeti rahatsızlığından dolayı menfaat için uydurdu.

2)  Allah X sebepten dolayı Peygamber'in rahatsız edilmesini istemedi.

Ateistler sanki başka bir seçenek olmayacakmış gibi hemen birinci seçeneği alıyorlar. Birinci seçeneği almak için ortada hiçbir kanıt yok. Bu olabilir de olmayabilir de. Yukarıdaki köpek önermesinden hatırlayacağımız gibi; “olabilir de olmayabilir de.” gibi bir durum söz konusuysa sonuca gitmek bir mantık hatasıdır.

Ateistler burada tamamen sübjektif davranıyorlar. İşlerine geleni kafalarına göre doğru var sayıyorlar. Ateistlerin yaptığı aslında şuna benziyor. Bildiğiniz gibi futbolda zaman zaman şike diye bir olay gerçekleşiyor. Şike bir spor müsabakasında bir çıkar karşılığında maçın sonucunu değiştirmek için bir anlaşmanın yapılmasıdır. Örneğin bir hakemin para karşılığında hatalı bir karar alması gibi. Ateistlerin burada yaptığı aslında şu; bir maçta, bir hakem hatalı karar aldığı için hemen ortada bir şike var iddiasında bulunmak. İyi de bunun başka bir açıklaması olamaz mı? Örneğin bir hakem yanlış gördüğü için hatalı bir karar almış olamaz mı? Sonuçta herkes hata yapar. Zaten şike soruşturmalarında bunun farkında olunduğu için hakemlerin hatalı kararları hiçbir zaman bir kanıt değeri olarak kabul edilmemektedir. Daima başka şeylere de bakılır. Mesela para transferi, kamera kayıtları ve ses kayıtları vb.

Peki, ateistler neden önce başka olasılıkları düşünmeyip hemen bir yargıya varıyorlar? “Peygamber ayetleri menfaat için uydurdu.” gibi bir iddiaya yalnızca başka makul bir seçenek olmayacağı durumunda gidilir. Peki, Allah'ın; Peygamberinin rahatsız edilmesini istememesi için makul bir sebep düşünülemez mi? Çok basit bir sebep düşünebiliriz: “Peygamber'in görevini iyi yapabilmesi”. Gelin şimdi bunu izah edelim.

Bildiğiniz gibi Hazreti Muhammed , İslam inancına göre son peygamberdir. Yani Kur’an'ın mesajı kıyamete kadar geçerlidir. Saf Sûresi sekizinci ayetinde: “Allah nurunu tamamlayacaktır.” ifade geçer. Bir ayet öncesinde Nur'dan kastedilen şeyin İslam olduğu anlaşılmakta. Allah İslam'ı tamamlayacağını söyler. Allah bunu da bir mucize ile falan gerçekleştireceğini söylemiyor. Bu bildiğimiz doğal yolla gerçekleşecektir. Allah'ın bütün insanlığa bir mesaj ulaştırmak istiyorsa bu mesajın ulaşmasına engel olacak tüm ihtimalleri de ortadan kaldırmak isteyecektir. 

Peygamber birçok insan tarafından sevilen bir insandı. Bugün bir ünlü insanlar nasıl rahat bırakılmıyorsa benzer durum doğal olarak Peygamber için de söz konusuydu. Peygamber etten kemikten bir insan olduğu için Onun da duyguları vardı. Bugün biz bir misafire nasıl; “Kalk artık.” diyemiyorsak Peygamber de diyemiyordu. Eğer Allah müdahale etmeyecek olsa bu doğal olarak Peygamberin İslam'ı yayma görevini de olumsuz etkileyecektir. Peygamberin görevi sadece Allah'tan aldığı vahyi, bir postacı gibi insanlara aktarmak değildir. Peygamber görevini iyi yapabilmek için aynı zamanda aldığı vahiy üzerinde derin derin düşünüyordu. Furkân Sûresinin 32'nci ayetinde bundan bahsediliyor:

“Biz Kur'an'la senin kalbini pekiştirmek için onu böyle kısım kısım indirdik ve onu ağır ağır okuduk.”

Bu yüzden Peygamberin sürekli rahatsız edilmemesi için Allah'ın bu konuda bir ayet göndermesi tamamen yerindedir. Böyle mümkün bir seçenek olduğu için mantıksal açıdan bu ayetten “Muhammed de bu ayetleri rahatsız edilmemek için uydurdu.” gibi bir sonuç çıkmıyor. Ateistlerin hoşuna gitsin veya gitmesin; bu iki artı ikinin dört etmesi gibi mantık kurallarından çıkan bir sonuçtur.

Peki, Allah ayet göndermeden Peygamber'in rahatsız edilmesini sağlayamaz mıydı? Bunu elbette sağlayabilirdi. Örneğin Peygamberi seven kişilerin beyinlerine etkileşimde bulunup onların akıllarına Peygamberi ziyaret etmeyi hiç getirmeyebilirdi. Ancak böyle yapsaydı başka bir sorun oluşurdu. O da özgür irade sorunudur. Eğer Allah mutlak adaletliyse -ki öyle-  insanların özgür iradelerine müdahale etmez. Bu durumda Allah'ın, O’nun ayetlerini ciddiye alanlar için ayet göndermesi tamamen mantıkî bir durumdur. Asıl insanların seçimlerine müdahale etseydi bir sorun olurdu.

Yahu ateistler şunu niye düşünmüyor; eğer bu dini uyduran Peygamber ise, o zaman isteseydi misafir gelmesini tamamen yasaklayabilirdi de. Ama Aayette sadece sadece “habersiz gitmeyin diyor. Madem ateistlerin iddia ettiği gibi rahatsız edilmek istemediği için uydurdu bu ayeti, o halde aynı Peygamber misafirin gelmesini yasaklamayı düşünemedi mi? Madem bu ayet menfaati yansıtıyor, o zaman gelin bir de Peygamberin menfaati aleyhinde olan bazı ayetlere bakalım.

Peygamberin Menfaati Aleyhine Ayetlerden Örnek

Kuran'da Hazreti Muhammed en az zikredilen peygamberlerden birisidir. Mesela:

·         Musa ismi 136 defa

·         İbrahim ismi 69 defa

·         Nuh ismi 43 defa geçer.

Fakat “Muhammed” ismi yalnızca 4 defa geçer. Bu Peygamber neden kendi isminden en çok bahsetmiyor?

Bakara Sûresi 285. Ayette: "O’nun peygamberlerinden hiçbirini (diğerinden) ayırt etmeyiz." deniyor. Menfaat doğrultusunda kendisine bir ayrıcalık tanıyamaz mıydı? 

Kehf Sûresi 110. Ayette: "Ben de ancak sizin gibi bir insanım” deniyor.
Peygamber
menfaati için uydurduysa eğer tıpkı normal insanlar gibi olduğunu neden ön plana çıkarmak istesin ki?

Abese Sûresinin 1. Ayetinden, 10. Ayetine kadar olan kısımda Peygamber eleştiriliyor. Evet, yanlış duymadınız, Peygamber hatasından dolayı eleştiriliyor. Çıkarını düşünen bir adam neden kendisini eleştirmek istesin ki? Bu, kâfirler için bir alay malzemesi olabilirdi. Kâfirler sırf bu ayetlerden dolayı: “Ey Muhammed , kendi Allah'ın bile seni eleştiriyor.” diye dalga geçebilirlerdi.

A'râf Sûresi 187. Ayetinde: “Sana kıyametin ne zaman kopacağını soruyorlar. De ki: "Onun bilgisi ancak Rabbimin katındadır. Onu vaktinde ancak O (Allah) ortaya çıkaracaktır.”
Kur’an'ı Peygamber menfaati için uydurduysa rahatlıkla, kıyamet bin yıl sonra kopacak, diyebilirdi. Bin yıl sonra Peygamber diye bir şey kalmayacağı için kimse ondan kıyamet neden kopmadı diye hesap sormazdı da. Peygamber burada kendisinin bilmediği bir konuyu neden ön plana çıkarmak istesin ki?

İsrâ Sûresi 79. Ayetinde:Gecenin bir kısmında da uyanarak sana mahsus fazla bir ibadet olmak üzere teheccüd namazı kıl. ” 

Peygamberden gece namazı kılması isteniyor. Dikkat ederseniz bu sadece Peygamberden isteniyor. Lütfen bakın, şunu iyi anlamamız lazım; Peygamber sürekli evde bulunan biri değildi. Zaman zaman diğer Müslümanlarla birlikte yolculuk ve hicret ediyordu. Sürekli evinde bulunuyor olsaydı eğer “Böyle bir ayet uydurmuş. Fakat kimse Onu gece evinde görmediği için yine de buna uymuyor olabilir.” diyebilirdik. Ancak Peygamber sürekli başka Müslümanların şahit olduğu bir hayata sahipti. Bu durumda bir insan kendisine neden böyle bir eziyet(!) yapmak istesin ki?

Düşünsenize kervanla yolculuk yapıyorlar ve dinlenmek için uyku molasına ayrılıyorlar. Peygamber gece namazına kalkmasa bu her an göze batacaktır. Kendisine böyle bir eziyet(!) ederek nasıl bir çıkar elde ediyor? Ne yani kendisine bu kadar eziyet(!) edecek biri misafirden rahatsız olduğu için Ahzâb Sûresinin 53. ayetini mi uydurdu? Ateistler buna gerçekten inanıyorlar mı?

Bakın ayrıca benzeri ifadeler sadece Peygamber için değil, tüm Müslümanlar için de söylenmiş. Örneğin Nûr Sûresinin 27. ayetinde tüm Müslümanlara şöyle denir: “Ey iman edenler! Kendi evlerinizden başka evlere, geldiğinizi hissettirip (izin alıp) ev sahiplerine selam vermeden girmeyin.”

Peki, Ahzâb Sûresinin 53. ayeti evrensel midir? Bu ayet sadece o günkü insanlara hitap etmiyor mu? Kur’an’ın her bir ayeti kıyamete kadar hükmünü sürdürecektir. Bu bakımdan dolayı hem evrenseldir -her zamanı kapsar- hem de tarihsel -belli bir güne ait- değildir.

Konu sırf Peygamber diye, bu ayette; “Bugün yaşayan insanlara mesaj yoktur.” Denilmesi kabul edilir bir şey değildir. Bilindiği gibi Müslümanlar Hazreti Muhammed'i örnek insan olarak görmektedirler. Kur’an'da O'nun hayatının, Kur'an olduğu anlaşılmaktadır.

Allah bu ayeti ile mahremiyete saygı duyulması gerektiği evrensel mesajını veriyor ve örnek bir toplumsal ilişki modelini belirtiyor. Ayette “mahremiyete saygı mesajı” tamamen evrensel bir mesajdır.

Bugün bir sokak röportajı yapacak olsak ve insanlara: “Kalkmasını bilmeyen misafirlerden rahatsız oluyor musunuz?” diye soracak olsak birçok kişi rahatsızlığını dile getirecektir. Ayette bu olayın Peygamberi dahi rahatsız eden bir şey olduğunu dile getirip daha fazla empati yapmamızı sağlıyor.

İnsanların “Vay be! Peygamberi dahi rahatsız eden bir durum.” diye düşünmesini sağlıyor. Böylelikle insanlar daha dikkatli olabilir. Ayrıca ayetten çıkan tek mesaj mahremiyete saygı veya misafirlik adabı değildir. Dikkat ederseniz Peygamber ve Allah ayrımına dair ince bir ayrım var. Ayette: “Peygamber utanıyor.” deniyor. Çünkü o sadece bir insandır. Hemen ardından ise “Allah utanmaz.” deniyor. Çünkü Allah insan özelliklerinden münezzehtir. Peygamberin sadece bir insan olduğu başka ayetlerde de söyleniyor.

Şimdi okumayı burada birkaç saniyeliğine durdurun. Gözlerinizi kapatın ve Peygamber dönemine gidin. Peygamber'in yaşamı hakkında biraz düşünün. Düşündünüz mü? Kaçınız kafasında Peygamberin mesela bir kadına âşık olabileceğini canlandırdı? Her ne kadar onun sadece bir insan olduğu söylense de bilinçaltımızda: “Ama o bir Peygamber!” bilgisi yer alıyor. Ahmet, Mehmet âşık oldu denince sıradan geliyor ama Peygamber için âşık oldu denince bunu garip buluyoruz. Doğrudan empati yapmamızı sağlayan örnekler verilmeden Onun normal insan olmadığı algısını yıkmak kolay değildir. O da bizim gibi; hormonlara sahip, âşık olur, üzülür, kızar ve sevinir.

Hristiyanlar Hazreti İsa'yı ilahlaştırmışlardı. Allah, Hazreti Muhammed'i de onlar gibi ilahlaştırmayalım diye; Allah ve Peygamber özelliğini arka arkaya koyarak önemli bir konuya dikkat çekmek istiyor. Bugün bile birtakım kesimlerde Peygamberi ilahlaştırıldığını görüyoruz. Youtube’da Peygamberin adeta -haşa- Allah'a eş tutulduğuna dair konuşmalar var. Demek ki bugün bile hala Kur’an'ın bu mesajına ihtiyaç vardır. Çünkü Kur’an tarihsel bir kitap değildir. Her ayetlerin hükümleri ve hikmetleri kıyamete kadar sürecektir.

Son olarak bu ayette eleştirilen başka bir konu olan Peygamberin hanımıyla olan kısma bakalım: Peygamberin hanımlarından bir şey istediğiniz zaman perde arkasından isteyin.”
Ayetten Peygamberin hanımlarına farklı mahremiyet sınırları çizildiği de anlaşılmaktadır. Bu yine tamamen Peygamberin göreviyle alakalı. Peygamberin özel yaşamını tehdit alan her şey aynı zamanda görevini de etkileyecektir. Toplumda özel hayatıyla ilgili laf çıkmasının bile olumsuz etkileri vardır. Bu hassasiyet çizgisiyle Peygamberin özel hayatı korunmaya alınmaktadır. Ve diğer bir dikkat çekilen şeyse mahremiyettir. Mahremiyete verilmesi gereken önem tüm Müslümanlara bu örnek üzerinden anlatılmaktadır. Bu ayeti sadece Hz. Muhammedin eşlerine veya evine has olarak değerlendirmek doğru olmaz.

 Bu ayette eleştirilen başka bir şey de; “…kendisinden sonra hanımlarını nikâhlamanız ebediyyen söz konusu olamaz. Çünkü bu Allah katında büyük bir günahtır.” kısmı.

Peygamber eşlerine evlilik yasağı getirilmesidir. Ateistler tarafından bu yasağa hiçbir temeli olmayan; “Peygamber eski eşlerini -haşa- kıskanıyordu.” gibi son derece sübjektif bir yorum yüklenmektedir. İyi de ateistler Peygambere bir psikoloji analizi mi yaptılar ki bunu bilebiliyorlar? Ateistlerin bu yorumu, yazının başlarında bahsettiğimiz mantık yasaları gereğince yine çıkmamaktadır.

Burada bir kere ayet çarpıtılıyor. Dikkat ederseniz “kendisinden sonra” deniyor, “boşandıktan sonra” denmiyor. Yani burada insanlara Peygamberin ölümünden sonra eşleriyle evlilik yapılması yasaklanıyor. İyi de Peygamber kendisi öldükten sonra eski eşini nasıl kıskansın ki? İşin ilginci ateistlerin çarpıtmasını kabul ettiğinizde bile ayete yüklenilen anlam çıkmıyor. Hadi bu ayet boşanmaktan bahsediyor olsun. Eğer Peygamber eşini boşandıktan sonra kıskanacaksa en başta onun boşanmasını neden yasaklamıyor? Yani buna dair de bir ayet -haşa- uydurabilirdi. Lütfen dikkat edin; “kendisinden sonra” іfadеsіnі boşanmak olarak aldığımızda bile boşanması yasaklanmış olmuyor. Boşandıktan sonra evlenmesi yasaklanmış oluyor. Ateist arkadaşlar bunu düşünemiyor mu? Yoksa düşünmek mi istemiyorlar?

Ahzâb Sûresinin 53. Ayetinden Kur’an'ın insan sözü olduğu gibi bir sonuç, görmüş olduğunuz üzere hiçbir şekilde çıkmamaktadır. Ayetlere art niyetle anlamlar yükleyerek “uyanık” veya “akıllı” olunmuş olunmuyor. Ateistlerin durumu; kaynanasının her hareketinde kabahat arayan gelinin durumuna benziyor. Bu bir marifet değildir. Peygamberin işine gelmeyen yüzlerce ayet varken işine gelebilecek birkaç ayeti cımbızlayıp onlara mantıksal olarak çıkmayan yorumlar eklemek, ateistlerin ne kadar taraflı olduğunu kanıtlıyor sadece.

Ateistlerdeki en büyük sorunlardan biri de her şeyi “Kur’an uydurmadır.” ön kabulüyle değerlendirmeleridir. Eğer en baştan itibaren “Kur’an insanın uydurmasıdır.” düşüncesiyle hareket edilirse tüm ayetler bu düşünceye uygun olacak şekilde yorumlanır. Herhangi bir ön kabul olmadan okumak gerekiyor. Bunu yaparsanız en azından kendinizi kandırmadığınızı anlamış olursunuz.

Peygamberi , kendisinin -haşa- uydurduğu ayetlere ve yalanlarına inanmakla suçlayan ateistleri: “Ya siz kendi yalanlarınıza inanıyorsanız?” sorusuyla sorgulamaya davet ediyoruz.

Bazı ateistler yaptığımız yoruma itiraz edeceklerdir ve diyeceklerdir ki: “Ama falanca kaynakta şöyle şöyle yazıyor ve biz o yazanlara göre ayetleri böyle yorumluyoruz.” Ateistler bu itirazlarında da haksızdır. Ahzâb Sûresi’ni eleştiren birçok ateist ne yazık ki kullandıkları kaynaklar konusunda samimi değillerdir. Kullandıkları kaynakları tamamen işlerine gelecek şekilde kullanıyorlar. Belirli bir metodolojiye başvurmuyorlar. Yaptıkları şey ilk bakışta masum bir şeymiş gibi gözükse de aslında hiç de öyle değildir.

Felsefede iyi niyet prensibi diye bilinen metodolojik bir prensip vardır. Bu prensip bize şunu der: “Eğer bir görüşü eleştiriyorsanız, o görüşün en tutarlı, iyi veya sağlam savunmasına başvurmalısınız.” Bunun neden önemli ve gerekli olduğunu anlamak zor değil. Eğer bu yapılmazsa dünyada çürütülmeyecek olan hiçbir şey kalmaz.

Mesela biz evrim konusunu eleştirmek isteyelim. Bunun için evrimi anlatan güvenilir bir kaynağa başvurmalıyız. Eğer biz evrimi kötü tarif eden bir kaynağa başvurup sonra da o kaynağı kullanarak evrimi çürütürsek evrimi gerçekten de çürütmüş olur muyuz? Elbette hayır. Benzer şey ateistlerin İslam'ı eleştirmek için kullandıkları kaynaklar için de geçerlidir.

Kur’an gibi elimizde çok eski mushafları bulunan, yazılı bir metnin korunduğuna bile itiraz eden ateistler, işlerine geldiğinde en güvenilmez olan rivayetlere bile başvurabiliyorlar. Hatta ehlisünnet(!) bir ateist oluyorlar. Ateistler güvenilir bir metodolojisi olmadığı sürece eleştirileri hiçbir kanıt değeri taşımayacaktır.

Ahzâb Sûresi 50, 51 ve 52. Ayet 

Ey Peygamber! Biz sana mehirlerini verdiğin eşlerini, Allah'ın sana ganimet olarak verdiklerinden elinin altında bulunan kadınları; seninle beraber hicret eden, amcanın kızlarını, halalarının kızlarını, dayının kızlarını ve teyzelerinin kızlarını sana helal kıldık. Ayrıca, diğer mü'minlere değil de, sana has olmak üzere, mehirsiz olarak kendini Peygamber'e bağışlayan, Peygamber'in de kendisini nikâhlamak istediği herhangi bir mü'min kadını da (sana helal kıldık.) Mü'minlere eşleri ve sahip oldukları cariyeleri hakkında farz kıldığımız şeyleri elbette bilmekteyiz. Bütün bunlar, sana herhangi bir zorluk olmaması içindir. Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir. ﴾50﴿ Ey Muhammed! Bunlardan (hanımlarından) dilediğini geri bırakırsın, dilediğini yanına alırsın. Uzak durduklarından dilediklerini yanına almanda da sana bir günah yoktur. Bu onların gözlerinin aydın olması, üzülmemeleri ve hepsinin de kendilerine verdiğine razı olmaları için daha uygundur. Allah kalplerinizdekini bilir. Allah hakkıyla bilendir, halimdir. (Hemen cezalandırmaz, mühlet verir.) ﴾51﴿  Bundan sonra, güzellikleri hoşuna gitse bile, başka kadınlarla evlenmek, eşlerini boşayıp başka eşler almak sana helal değildir. Ancak sahip olduğun cariyeler başka. Şüphesiz Allah her şeyi gözetleyendir. ﴾52﴿

Bu üç ayet birbirini tamamladığı için ayetlerin ayrı değerlendirilmesi doğru olmaz. Ateistler zaman zaman ayetleri bağlamından kopararak eleştiriyorlar. Bu ayetler, ateistler tarafından yine Peygamberin şahsi çıkarını yansıtıyor şeklinde yorumlanıyor. Hâlbuki bırakın bu ayetlerin Peygamberin şahsi çıkarını yansıtmasını şahsi çıkarı aleyhinde olduğu bile söylenebilir.


 Ateistlerin Eleştirileri

· Müslümanlara sınır normalde 4 kadınken Muhammed burada kendisine ayrıcalık tanıyor ve kendisinin sınırsız kadınla evlenmesine izin veriyor.

Bu eleştirideki sorun, bir önceki ayete karşı yöneltilen eleştiride olduğu gibi mantık hatası değildir. Burada bizzat ayetin kendisi çarpıtılıyor. Ayetin ilk kısmında kimlerin helal olduğu belirtilirken kızlar çoğul olarak kullanılıyor: “amcanın kızlarını, halalarının kızlarını, dayının kızlarını ve teyzelerinin kızlarını”.

Çünkü seçenekler birden fazladır. Bakın dikkat ederseniz buraya kadar hiç nikâh sözcüğü geçmiyor. Sadece kimlerin helal olduğu bilgisi veriliyor. Ayetin diğer kısmında ilk kez nikâhlamadan bahsediliyor: “…kendisini nikâhlamak istediği herhangi bir mü'min kadını da…” kadın kelimesi tekil olarak kullanılıyor, “وَامْرَاَةً” yani “kadın” deniyor, “kadınlar” denmiyor. Bunu bir meal sitesinden dahi kendiniz de kontrol edebilirsiniz. Bunun için Arapça bilmenize gerek yoktur. Peygamber'in  sayılan listedeki bütün kadınlara aynı anda nikâh kıyması kesinlikle söz konusu değildir.

Farz edelim ki size bir liste veriyorlar ve şöyle diyorlar: “Bu listedeki bütün hanımlardan seçim yapmak serbesttir.” bu durumda listedeki tüm hanımlarla aynı anda nikâh kıyabileceğimizi mi çıkarırız? Elbette hayır. Dediğimiz gibi ilk kısımda sadece kimin helal olduğu geçiyor. Bu liste on kat daha uzun olsaydı yine hiçbir şey değişmeyecekti. 

Dikkat edilmesi gereken başka bir husus da bu ayette sayılan akrabaların zaten bütün Müslümanlara helal kılınmış olmasıdır. Ahzâb Sûresi 53. ayetteki misafir adabında olduğu gibi, burada da yine Peygambere  özel bir durum söz konusu değildir. 

Nisâ Sûresi 23. Ayeti Müslümanların kiminle evlenmesinin haram olduğuna dair bir liste veriliyor. Bir ayet sonrası 24. ayette ise sayılanlar dışındakilerin helal olduğu söyleniyor. Ve buradan Ahzâb Sûresi 50. ayetinde dile getirilen amcakızları ve teyzekızları gibi akraba evliliklerinin zaten bütün Müslümanlara helal olduğu anlaşılıyor. Çünkü bu akraba grupları evlenmesi haram olanlar listesinde yer almıyor. 

Peki, bütün Müslümanlar ve Peygamberin evlilik sınırları aynı o zaman neden Peygambere hitap eden ayrı bir ayet var? Çünkü bu ayet aslında farklı bir şeyden bahsediyor. Ayet anlamak için okuyan herkes bunu görecektir. Ayetin devamında: “ kendini Peygamber'e bağışlayan ” diye bir hitap var. 

Bundan kasıt mehirsiz nikâhtır. Normalde bir nikâhta mehir olur ve bütün Müslümanlara farzdır. Mehir, bir kadına verilen bir çeşit maddi güvencedir ve İslam'da evliliğin şartlarından biridir. Ancak burada Peygamber bulunduğu koşullar çerçevesinde mehir vermekten muaf tutuluyor. Ayette helal sayılan kişilerden Peygambere bir teklif gelmesi durumunda, peygamberin o kişiyle mehirsiz evlenmesine olanak sağlanıyor. 

Peki, bu Peygamberin çıkarı lehine bir durum değil midir? Evet, öyledir. Ancak verdiğimiz bombalı saldırı örneğini hatırlayalım. Peygamberin lehine olması Kur’an’ın onun tarafından yazıldığını kanıtlıyor mu? Hayır. Çünkü mantıksal açıdan öyle bir sonuç çıkmıyor. Bu ayet Peygamber'in lehine olan bir durumdur. Ancak aynı ayette Peygamberin aleyhine olan bir durumdan da bahsediliyor. Hatta bu durum parayla dahi aşılamıyor. Bunu birazdan göstereceğiz.

Âyette dikkat edilmesi gereken başka bir husus daha var. Âyette herhangi akraba fertlerinden bahsedilmiyor. Sadece hicret eden -“seninle beraber hicret eden”- akraba fertlerinden bahsediliyor. Bunlar aslında Peygamber'in nikâhlı olabileceği kişilerdir. Gördüğümüz gibi hicret edenler gurubuyla sınırlanıyor. 

52. ayete bakalım: “ Bundan sonra, güzellikleri hoşuna gitse bile, başka kadınlarla evlenmek, eşlerini boşayıp başka eşler almak sana helal değildir. Ancak sahip olduğun cariyeler başka. Şüphesiz Allah her şeyi gözetleyendir.”

Dikkat ederseniz bu ayet Peygamberin evliliklerinin önünü açmıyor. Aksine Peygamberin evliliklerine bir sınır getiriyor. Burada ateistlerin söylediğinin tam aksi bir durum var. 

Allah, Peygamberin birlikte hicret ettikleri dışında kimseyi nikâhlamayacağını özel olarak belirtiyor. Hatta “güzellikleri hoşuna gitse bile” diye bir ifade ekliyor. Allah, bu eleştirilerin geleceğini bilendir ve bu yüzden böyle bir vurgu yapmıştır. 

Peki, “sadece başka kadınlarla evlenmen helal değil.” denmesi yeterli olmaz mıydı? Olurdu fakat buna rağmen güzelliğe atıf yapılıyor, evliliğe bir sınırlama getirildiği özel olarak vurgulanıyor. Buradaki sınırlandırma basit bir sınırlandırma değil. Şöyle düşünün; Peygamber birtakım insanlarla birlikte bir noktadan başka bir noktaya göç ediyor ve mola için bir kasabada dinleniyor. Peygamber o kasabada çok güzel bir kadın görse bile onu nikâhlayamıyor. Lakin bizzat beraberinde hicret ettiği mümin erkekler o güzel kadını nikâhlayabiliyor. Şimdi bu durumda Peygamber kendisine bir sınır koyarak menfaatini mi düşünmüş oluyor? 

Peki, Allah Peygamberi neden evlenme konusunda sınırlıyor olabilir? Allah neden böyle bir şeyi istemiş olabilir ki? Bunun için yine makul bir sebep düşünebiliriz. Normalde bir evlilikte karşımıza nasıl biri çıkacağını yüzde yüz bilemeyiz değil mi? Fâtır Sûresinin 38. Ayetinde: “Şüphesiz O, göğüslerin özünü (kalplerde olanı) hakkıyla bilendir.” Buyruluyor.

Bu durumda Allah, hicret eden herkesin kalplerinde olanı da bilendir. Dolayısıyla Allah kimin Peygambere iyi bir eş olacağını da bilendir. Eğer Allah hicret eden kafiledeki bütün kadınların Peygambere uygun bir eş olduğunu biliyorsa -ki bu mümkün- bundan dolayı kısıtlama olması çok olağan ve normaldir.

Ahzâb Sûresi 37. Âyet

“Bir zaman, Allah’ın kendisine lütufta bulunduğu, senin de lütufkâr davrandığın kişiye, ‘Eşinle evlilik bağını koru, Allah’tan kork’ demiştin. Bunu derken Allah’ın ileride açıklayacağı bir şeyi içinde saklıyordun, kendisinden çekinme hususunda Allah’ın önceliği bulunduğu halde sen halktan çekiniyordun. Zeyd onunla beraber olduktan sonra müminlere, evlâtlıklarının -kendileriyle beraber olup ayrıldıkları- eşleriyle evlenmeleri hususunda bir sıkıntı gelmesin diye seni o kadınla evlendirdik. Allah’ın emri elbet yerine getirilecektir.” 

Bu ayete yöneltilen eleştiriler sadece çıkar eleştirilerinden oluşmuyor. Aynı zamanda Hazreti Muhammed'in “ahlaksız” olduğuna dair eleştirilerden de oluşuyor. Ateistlerin bu ayeti ahlaksızca bulmakta haksız olduklarını daha ayete bakmadan bile söyleyebiliriz. Neden mi? Çünkü ateist dünya görüşünde ahlakın objektif olarak temellendirilememesi diye bilinen felsefi bir sorun vardır. Bu sorun Müslümanlar da dâhil birçok insan tarafından yanlış anlaşılmaktadır. Ahlakın objektif olarak temellendirilememesi sorununda ateistlerin ahlaklı olamayacağı öne sürülmüyor, temelinin olamayacağı kanıtlanıyor. 

Ateistler de iyi bir ahlaka sahip olabilirler. Ancak ateistler neyin iyi, neyin kötü olduğunu objektif şekilde temellendiremezler. Bir şeyin neden iyi veya kötü olduğunu objektif bir ölçüye dayandıramazlar. Örnek olarak çocuk tecavüzü konusunu ele alalım. Çocuk istismarından dolayı yakalanan kişiler bazen yaptıkları bu çirkin eylemde yanlış bir şey olmadığını savunurlar. Hatta bir keresinde haberlerde çocuk istismarından dolayı yakalanan kişiye muhabirler: “neden böyle bir şey yaptınız?” Diye sorduğunda zanlı kişi: “O da bir gün kadın olacak.” şeklinde çok çirkin bir söylemde bulunmuştu.

Diyelim ki siz bir ateistsiniz ve böyle düşünen bir adamla bir röportaj yapıyorsunuz. Sizin haklı olduğunuzu ve adamın haksız olduğunu nasıl veya neye dayanarak savunurdunuz?

Siz adama: “Bu yaptığınız ahlaksız bir davranıştır.” derseniz, adam size: “Kime göre?” sorusunu sorabilir. Ve ardından:  ben ahlaksız bulmuyorum.” diyebilir.

Siz adama:  Ama bu çocuğa zarar veren bir davranıştır.” deseniz, karşınızdaki adam da: “Bana ne? Benzer şeyler hayvanlar âleminde de oluyor veya bir insana zarar vermek neden yanlış olsun ki?” diyebilir.

Siz adama: “Fakat biz evrimsel süreç ile muhakeme yeteneğine erişmiş canlılarız ve hayvanlarla kıyaslanamayız.” deseniz, karşınızdaki adam da: “Neden muhakeme yeteneğimi kullanmak zorunda olayım ki?” sorusuyla itiraz edebilir.  Veya adam: “Ben bu hayatta içgüdülerime göre hareket etmeyi, aklıma göre hareket etmekten daha doğru buluyorum.” diyebilir.

Nihayetinde bir ateist olarak adama ne söylerseniz söyleyin, söylemleriniz objektif sayılabilecek bir ölçüye dayanmayacaktır. Dikkat! Burada mesele karşınızdaki kişinin ikna olması değil, mesele o adama Ahmet ve Mehmet için değişmeyecek olan objektif bir ahlak temeli sunmaktır.

Peki, bir inançlı bir şeyin nasıl iyi veya kötü olduğunu bir temele dayandırıyor: Eğer gerçekten de bütün evreni yoktan yaratan bir Tanrı varsa O ahlak kurallarını neden belirlemiyor olsun ki? Mesela Tanrı “İnsan öldürmek günahtır.” dediğinde bu Ahmet'in veya Mehmet'in kendi düşüncelerinden bağımsız olan bir ölçü olmuş oluyor. Sen ister katıl, ister katılma.

Aslında birçok ateist ahlakın bir temele indirme sorununun var olduğunun farkında. Mesela bir tartışmada ünlü ateist fizikçi Lawrence Krauss’a: “Ensest -aile içi- ilişki yanlış mı?”  diye soruluyor ve kendisi aynen şu cevabı veriyor: “Benim için yanlış olması açık değil… Eğer iki kardeş birbirini gerçekten de seviyorsa ve hamileliği önleyici araçlar kullanıyorlarsa. Ben bu davranışlarında bir yanlış görmüyorum.” (İslam vs Atheism Debate, IERA 2013)

Adamın farkında olduğu şey şudur: “Neye göre yanlış olduğunu söyleyebilirim ki?”

Ensest gibi iki kardeş arasındaki ilişkinin bile yanlış olduğunu gösteremeyen kişiler, ne yani Hazreti Muhammed'in evlatlığının eski eşiyle evlenmesini mi ahlaksızca buluyorlar? Ayete bakmadan önce ateistlere soralım: “Neye göre yanlıştır?”

Sizce burada bir tutarsızlık yok mu? Daha da ilginci ensest ilişkinin yanlış bulunması gibi ahlaki tutumlar zaten bizzat dinlerin getirdiği ahlak anlayışına dayanıyor. Eğer dinler hiç olmasaydı, evrimsel süreçle oluşan canlılar neden bir gün: “Aaa ensest ilişki aslında yanlış.” diye, neden düşünecek olsunlar ki? Bunun sebebi: “Çocuklar sakat doğar ve bu da evrimsel süreçte bir dezavantajdır.” gibi şeyler olamaz. Çünkü ensest ilişki ve çocukların sakat doğması ilişkisi eskiden bilinmeyen bir şeydi. Bu tarz şeyler genetik biliminin gelişmesiyle ortaya çıkmıştır. Gelin şimdi bir de sıkça eleştirilen ayeti inceleyelim.

 Ateistlerin Eleştirileri

  • Peygamberin  evlatlığı olan Zeyd'in eşi olan Zeynep, Muhammed Peygamberin -haşa-hoşuna gidiyordu. Gizlediği şey buydu. Ve Muhammed de Allah'tan geldiğini iddia ettiği ayetlerle Zeynep'in kendisiyle evlenmesini sağladı. Allah'tan geldiği iddia edilen bir kitapta böyle bir rezalet söz konusu olabilir mi?

Bu ayette yapılan çarpıtma diğer ayetlere yapılan çarpıtmadan çok çok daha büyüktür. Bir önceki ayetlerde menfaati yansıtıyor, bundan dolayı Kur’an insan sözüdür gibi bir durum vardı değil mi? Bu eleştiride bırakın bu ayetin Kur’an'ı insan sözü yapmasını menfaati yansıtma durumu bile yoktur. Öncelikle bir kişinin evlatlığının eski eşiyle evlenmesi bütün Müslümanlar için caizdir. Çünkü daha önce gösterdiğimiz “evlenilmesi yasak olanlar” listesinde “evlatlığının eski eşi” yer almıyor. Bu durum istisnasız bütün Müslümanlara helaldir. Bu ayette Peygambere  has bir durum yoktur.

Ateistlerin bu ayetteki en büyük çarpıtması sanki Peygamber  , Zeyd'in boşanmasını ve kendi evliliğini ayetle sağlıyormuş gibi göstermektir. Hâlbuki bu ayetlerle hiçbir şeyi sağlanmıyor. Bu ayetler hüküm ayetleri değildir. Burada sadece yaşanmış bir şey aktarılıyor ve birtakım sınırlara nasıl yaklaşılması gerektiği açıklanıyor.

Ayette Zeyd'in eşinden ayrıldığı anlaşılmaktadır. Burada sorulması gereken önemli soru şudur: “Zeyd eşinden Peygamber yüzünden veya Peygamberin ayet getirmesi yüzünden mi boşanıyor?” öyle bir şeyin olmadığı ayetten rahatlıkla anlaşılıyor. Hatta aksi bir durum olduğu; Peygamberin , Zeyd’e eşini yanında tut dediği anlaşılıyor. Ateistlerin iddia ettiği gibi eğer Kur’an'ı -haşa- uyduran Peygamberse ve Zeyd 'in eşine -haşa-  göz diktiyse rahatlıkla bir ayet uydurup: “Zeyd’e hanımını boşamasını emrettik çünkü hanımı onun için uygun biri değildir. Siz bilmezsiniz Allah bilir.” diye bir ayet(!) uydurabilirdi.

Fakat Peygamber aksine Zeyd’e; eşini yanında tut, bu nikâha sahip çık ve evliliğine sarıl, diye bir tavsiyede bulunmuş. İddia edildiği gibi -haşa- Peygamber ilgi duysaydı neden bu tavsiyeleri versin ki?

Sırf bu tavsiyeden dolayı Zeyd: “Peygamberin bir bildiği vardır, Onun tavsiyesine uymalıyım.” deyip, vazgeçebilirdi. Bu ortamda Peygamberin  risk alıp Zeyd’e: “Hanımını da yanında tut.” demesi saçma olmaz mıydı? Hazır ayağına gelmiş fırsatı(!) neden tepsin ki?

Ve diğer bir iddia: “gizlediği şey Zeyd’in eşine duyduğu ilgidir.” Yukarıdaki önermeler doğrultusunda bu iddianın da ne kadar mantıksız ve tutarsız olduğunu görmekteyiz. Burada çekinilen şeyse müşriklerden gelecek olan eleştirilerdi. Biraz durup düşündüğümüzde de bu çekinmenin sebebinin ne olduğunu anlayabiliyoruz.

“Kendisinden çekinme hususunda Allah'ın önceliği bulunduğu halde sen halktan çekiniyordun" cümlesi de iki mânaya gelebilir:

1. "Sen Allah'tan çok halktan çekiniyorsun";

2. "Kendisinden çekinilecek olan Allah'tır; O evlenmeni emrettiğine göre halk istediğini söylesin, onlardan çekinmene gerek yoktur."

Birinci mâna Hz. Peygamber için söz konusu olamaz; çünkü o bütün yapıp ettikleriyle yalnız Allah'tan korktuğunu ve O'na itaat ettiğini ispat etmiştir. İslâm'a inansın inanmasın hiçbir kimse onun, halkı memnun etmek için Hakk'ın emrine aykırı davrandığını söyleyemez. Geriye muteber ve tutarlı mâna olarak ikincisi kalmaktadır. Zaten sûrenin başında, hem Hz. Peygamber hem de müminler, münafıkların yapacakları dedikodular ve çevirecekleri dolaplar karşısında uyarılmışlar, bunlara hazırlanmışlardı, Yukarıdaki cümle de aynı mahiyette bir uyarı hatta teselliden ibarettir.(Kur'an Yolu, Diyanet, İlgili ayetin tefsiri)

Hz. Aişe: “Eğer Hz. Peygamber, kendisine vahyedilen  bir ayeti gizleyecek olsaydı, bu ayeti gizlerdi.” (İbn Kesir, ilgili yer) demiştir. Hz. Peygamber'in içinde sakladığı şey Allah tarafından kendisine bildirilen “Zeyd’in boşaması durumunda Zeynep’le evlendirilecek olması”dır. (bk. İbn Kesir, a.g.y)

Buradaki hadisten de anlaşılacağa üzere gizlenen ve kaygı duyulan şey açık şekilde anlaşılmaktadır. İddia edilen gibi Peygamberimizi  “ahlaksız” kılacak herhangi bir ibare yoktur. Aksine bu ayet Peygamberimizin  ne kadar ahlaklı olduğunu kanıtlıyor. - ileride Zeynep’le evleneceğini bildiği halde- Zeyd’e "Eşini yanında tut, Allah'tan kork" demesi, çok ahlakî bir davranıştır. Ateistlerin ne kadar art niyetli olduğunu görüyoruz. Hem gerçekten de ortada ahlaksızca bir durum olduğunu düşünsek dahi, ahlakı temellendiremeyen ateistlerin bu eleştiriyi yöneltme hakları yoktur. 

Peki, Bu Ayet Neden Kur’an’da Yer Alıyor?

1.  Bu ayette çok güçlü mesajlar verilmektedir. Allah diyor ki: “Çekineceğin ve korkacağın ilah benim. Neyin yanlış, neyin doğru olduğunu bilecek olan da benim.” Buradan anlaşılması gereken şudur ki; bir ahlak yasası varsa onu ancak Allah belirleyebilir. Bunu kabul etmeniz için inançlı olmanıza bile gerek yoktur. 

Bugün normal olan bir davranışı dile getirmekten çekiniyoruz. Çünkü toplumun kendi öz çıkarımlarına uymadığı için kınanıyoruz. Çoğu kişide bu kınanmadan korkuyor. Bu sadece günümüzde olan bir şey değil o zamanki Arap toplumunda da aynı olay olmaktaydı.

Örneğin kocası ölmüş olan dul bir kadının tekrar evlenmesi. Böyle bir şey olduğunda insanlar hemen “Görüyor musunuz? Kocası öleli bilmem kaç sene olmuş, kadın hemen evlendi.” şeklinde dedikodu yapılabiliyor. Hâlbuki ortada ahlaksız olan hiçbir durum yok. Kadın neden tüm ömrünü yalnız yaşamak zorunda olsun ki? 

Yakın ilişkilerde de bu benzer durum söz konusudur. Mesela arkadaşınızın veya komşunuzun eski eşiyle evlenilmesi. Diyelim ki siz bekâr bir erkekseniz ve yirmi senedir komşunuz olan adam, eşinden boşanıyor. Topluma kalsa komşunuzun boşandığı eski hanımıyla evlenmeniz asla doğru değildir. Eğer siz yirmi senedir bir kere bile o hanımefendiye kötü gözle bakmadıysanız ve bu hanımefendinin gerçekten de iyi bir insan olduğunu biliyorsanız, eşinden boşandıktan sonra onunla neden evlenmeyesiniz ki? Toplum tarafından bu tarz şeylere yanlış gözüyle bakılsa da bu tarz şeyler Allah'a göre yanlış değildir. Bahsedilen husus iki kişinin arasını bozup sonra o kişiyle evlenmek ile karıştırılmamalı. O tamamen farklı bir durum. 

Benzer şekilde Peygamber kan bağı bile olmayan evlatlığının eski eşiyle neden evlenemez ki? Allah'ın vermek istediği mesaj açık: “Evlilik sınırlarını çizdim, bunlar dışına çıkılsın istemiyorum. Ve benim izin verdiğim kişilerle evlenebilirsiniz. Size yönetilen eleştirilerden çekinmeyin, korkmayın benden korkun.” 

Ve ayette Peygamber'in evliliğinin müminlere bir güçlük olmaması için olduğu söyleniyor. Bu durum Müslümanların: “eğer Peygamber yapıyorsa sıradan Müslümanlar neden yapmasın? “Diye, düşünmesini sağlıyor. Diğer ayetlerde olduğu gibi bu ayetlerde de Peygamberin insancıl özelliğine vurgu vardır. Bu ayetin günümüze mesaj vermediği hiçbir şekilde düşünülemez.

 

2.      Hz. Zeynep, Hz. Muhammed’in halasının kızıdır. Eğer onunla evlenmek isteyseydi, elbette bu iş çoktan olmuş olurdu. Hâlbuki Hz. Peygamber Zeyneb’in kölesi ve evlatlığı olan Zeyd ile evlenmesini teklif etmişti. Hz. Zeyneb ise soylu bir Kureyş kadını olarak bir köleyle evlenmeyi reddetmişti. Bunun üzerine: 

“Allah ve Resulü herhangi bir meselede hüküm bildirdikten sonra, hiçbir erkek veya kadın müminin, o konuda başka bir tercihte bulunma hakları yoktur. Kim Allah’a ve Resulüne isyan ederse besbelli bir sapıklığa düşmüş olur.” (Ahzab, 33/36) “  mealindeki ayet indirilmiş ve Zeyneb bu evliliğe razı olmak zorunda kalmıştı. (Taberi, Razi, Kurtubi, ilgili ayetin tefsiri)

Demek ki, Hz. Zeyneb’in Zeyd ile evlenmesi, boşanması ve Hz. Peygamber ile evlenmesi hususu, baştan sona Allah’ın bir planı dâhilinde cereyan etmiştir. Hz. Muhammed’in bunda hiçbir dahli olmamıştır.

Bu ilahi senaryoyu düşünen her aklıselim sahibi, bu konunun normal bir evlilik meselesi olmadığını, içinde en az üç kişinin imtihandan geçirildiğini, sonuçta olayın kahramanlarının Allah’ın emrine boyun eğdiklerini, bu yaşananlarla birçok olaya açıklık getirildiğini anlamakta güçlük çekmez. 

Bu müteselsil olaylarda rol alanların, hiçbiri istek ve arzusuna uygun bir iş yapmamıştır. Örneğin: Hz. Zeyneb, Hz. Zeyd ile asla evlenmek istememiştir fakat evlenmek zorunda kalmıştır. Kuvvetli ihtimalle Hz. Zeyd de baştan beri bu evliliğin yürümeyeceğini düşünmüş ve içinden isteyerek taraftar olmamıştır. Ancak o da evlenmek zorunda kalmıştır. Hz. Muhammed ise, en çok bu evliliğe isteksiz davranmıştır. Çünkü bir yandan kölesi ve evlatlığının hanımı ile evlenmesinin büyük dedikoduya sebep olacağını düşünüyor ve boşanması durumunda Allah’ın onu kendisiyle evlendireceğini -nebevi ilhamla- kesin biliyordu. Ne var ki o da isteğinin dışında bu olayın tahakkuk etmesi için rol almak zorunda kalmıştır.

Bizler, öncelikle evrensel kabul görmüş mantık kuralları dâhilinde ayet ve hadislere yaklaştık. Mantıksal açıdan ve ahlaki açıdan uygunluğunu göstermeye çalıştık. Bu ayetler hiçbir şekilde Kur’an’ın insan eseri olduğunu gösteremez. Peygamberimizin kendi lehine hiçbir karar aldığını da göstermez. Ve bizler bu ayetleri gizlemiyor, varlığından da utanmıyoruz çünkü utanılacak hiçbir sebep yoktur. Tüm bu asılsız iddialar ucuz bir stratejinin ürünüdür.


Ayetlerden utandığımızı söyleyenlere son sözüm şudur: “Lütfen! Bu ayetleri evinizin duvarına asın. Çünkü bu ayetlerde birçok rahmet ve hikmet vardır.” 

 

Esinlenen Kaynaklar: Doç. Dr. Ebubekir Sifil, Sorularla İslamiyet, Hakikat Kanalı

Yorum Gönder

0 Yorumlar