"Kim dünyada bir kulun ayıbını örterse, Allah da kıyamet günü onun ayıbını örter.”[1]
İlişkilerde tarafların birbirlerine karşı her an için eksik, hatalı,
yanlış tavırlar sergilemeleri mümkündür. Özellikle uzun süreli
birlikteliklerde; mesela, iş ortaklığında, aile ve dost ilişkilerinde; kasti
olsun olmasın ortaya yanlış davranışların çıkması imkân dâhilindedir. Bu konuda
taraflara düşen görev; bir yanlış yüzünden, on doğruyu yok saymamak,
eksiklikleri hüsn-ü zan ile iyiye yorumlamak, ayıpları örtmek, kusurların
peşine düşüp ifşa etmemek olmalıdır. İdeal insan, vefalıdır. Vefa;
iyiliği unutmayan, kötülüğü ise yapılmamış kabul etmektir. Yapılan iyilik ise; onun
unutulmaması gereken bir yere yazmak, kötülük ise onu affetmek ve bağışlamaktır.
Efendimizin (a.s.m.) hayatında vefanın ne kadar önemli olduğunu her eyleminde
görmekteyiz. O (a.s.m.) vefa insanıydı, vefalı yaşadı, vefayı tavsiye etti.
Kendine yapılan onca işkenceyi, zulmü, hakareti bir gün olsun ağzına alıp, karşısındakileri
kınamadı. Daha dün evinden, yurdundan kendisini kovan insanların karşısına
muzaffer bir komutan olarak çıkıp: "Bugün size ne yapmamı
istersiniz?" diye soran; sonrasında: "Gidin, hepiniz salıverildiniz.”[2] diyen, defaatle kendisine ihanet edenleri affeden, yani
yapılan kötülükleri görmeyen, silen, örten; ama iyilikleri unutmayan bir vefa
insanıydı. Kendisine ikram edilen bir bardak suyun bile hatırını bilen,
mescidinin temizliğini yapan kadını unutmayan, vefatından sonra bile
Hatice'sinin (r.a.) akrabalarına ikramda bulunan ve vefayı hayatının en büyük
ilkesi sayan Efendimiz (a.s.m.) hep vefalı yaşadı, bunu da hayatında gösterdi.
İşte vefa bir iyiliğin hatırına on kötülüğü sineye çekme
özelliğini insana kazandırır. İnsanların eksiklikleriyle değil,
iyilikleriyle insanı uğraştırır. Ayıplan görüp, onları ifşa eden değil,
onları örtüp gizlemeyi öğretir. Çünkü o bilir ki ayıplan örtenin; Allah da
ayıbını örter. O kardeşinin başına gelen kötü işlere sevinmez, onun üzüntüsüne
ortak olur; derdiyle dertlenir, sevinciyle sevinir. İnsanlara şimdi ne hata
yapacak gözüyle değil; şimdi ne iyi davranış sergileyecek gözüyle bakar.
Çünkü o, insanî ilişkiler öğretmeninden şunu öğrenmiştir.
"Mümin kusur
bulucu, lanet edici, terbiyesiz (kaba) ve hayâsız olamaz.”[3]
İlişkilerinde hep kusurları gören, hep eksiklikleri ve yanlışları
görüp onları konuşan yanındaki insanların gelişimlerini engeller.
Özellikle ailelerde ana-baba çocuğuna, yaptığı yanlışları sürekli telkin
etmeleri çocuğun özgüvenini sarsarak: "Benden adam olmaz”
düşüncesinin yerleşmesine sebep olur. Eğer çocuk yanlış yapmışsa, o yanlış
doğru eylem ile ona gösterilir ve sürekli o yanlış gündemde tutularak gelişimin
önünü tıkayacak bir hale getirilmez. Yine iş ortamında sizinle birlikte
çalışan insanlara: "Şimdi ne yanlış yapacak” gözüyle bakmamalıdır.
Böyle bir bakış açısı kesinlikle muhatabınıza yanlış yaptıracaktır. Ortada
yanlış bir eylem var ise; o karşıdaki muhatabın şahsiyeti zedelenmeden
doğru bir üslûp ve usûl ile dile getirilmelidir. Bu noktada yapılan
büyük yanlışlardan birisi de büyüğün küçüğü terbiye ederken kullandığı
üslubun aynısını, küçüğün büyüğü terbiyesinde kullanmasıdır. Bazen yaşça,
konumca, bilgice küçük olan da büyüğü terbiye edebilir. Ama terbiyenin tam ve
verimli olabilmesi için üslup çok önemlidir. Bu üslubun nasıl olması
gerektiğine dair bizde bir menkıbe anlatılır. Cennet gençlerinin efendileri
Hasan ve Hüseyin, bir gün abdest alırlarken, bakarlar ki yaşlı bir amca da
abdest alıyor ama yanlış alıyor. Onu uyarmak isterler ama uyarılarının yerine
ulaşması ve onun kırılmaması için şu yöntemi kullanırlar. Derler ki: "Amca
biz ikimiz abdest konusunda tartıştık, şimdi ikimizde senin huzurunda abdest
alalım. Sen hangimizin doğru abdest aldığına karar ver.” İkisi de dedeleri
Efendimizden (a.s.m.) öğrendikleri şekliyle kusursuz abdest alırlar; yaşlı adam
der ki: "Vallahi siz ikiniz de doğru aldınız da yanlış alan benmişim.”
Yine eksikliklerin görülmemesi grup ilişkilerinde çok
önemlidir. Bazen insanımız hayırda yarış yapması gereken nice işleri kıskançlık
ve hasede kurban etmekte, yarışacakları yerde birbirlerine çelme
takmaktadırlar. Böylesi durumlarda, taraflar ortak doğrunun hatırını nefsinden
önce tutmalı; müşterek hedefleri, çıkarlara kurban etmemeli, bulunduğu
yapıda kimseyi kendine rakip görmemeli; imrenmeli, ama kıskanmamalı,
amaç uğruna aracı feda etmeli; ama asla araç uğruna amacı heder etmemeli,
dostunu, kardeşini kıracağına; eşyayı, parayı, makamı kırmalı yani değerli
olanları değersiz olanlara tercih etmemelidir. Yapı içerisinde varsa
ayıplar onları örtmeli; kusurlu olanları dışlayıp, dışarda daha yanlış işler
yapmalarına sebep olmaktansa kusurlarıyla yanlarında tutup iyileşmelerini
sağlamanın yollarını aramalıdır.
[1] Ebû
Dâvûd, Edeb, 45.
[2] İbn Hişam, es-Sîre,IV,73
[3] Tirmizî, Birr ve Sıla, 48.
| Muhammed Emin Yıldırım, İnsanî İlişkilerde İlahî Ölçü

0 Yorumlar